FATİH SULTAN MEHMED’İN AHİDNÂMESİ – TARİHÎ BİR MESAJIN 563 YILI

Ahidnâme Yıldönümü Münasebetiyle

Yazar: Dr. Sedad Bešlija

1170 yılı aşkın bir geçmişe sahip kadim Bosna devletinde tarih boyunca pek çok hadise yaşanmıştır. Bosna’nın tarihi karmaşık, çok katmanlı ve derin bir mahiyet arz etmektedir. Çoğu zaman bu tarih, Bosnalı oğul ve kızlardan ziyade yabancılar için daha ilgi çekici ve egzotik görünmüştür. Bu tarih; ter, kan, sevinç, gözyaşı, başarı ve mağlubiyetlerin neredeyse eşit ölçüde iç içe geçtiği bir süreç içerisinde şekillenmiştir.

Bununla birlikte, bundan 563 yıl önce meydana gelen bir hadise Bosna insanının kolektif hafızasında derin bir iz bırakmıştır. Bu hadise, Osmanlı sultanı II. Mehmed ile Fransiskenlerin önderi Fra Anđeo Zvizdović’in burada, Fojnica'ya yakın Milodraž’da gerçekleştirdiği buluşmadır.

Bu olayın tarihî bağlamını ve Bosna tarihindeki önemini anlayabilmek için, özellikle Avrupa ve Bosna’da “öteki” ve “farklı” kimliklere yönelik insanî yaklaşım bağlamında, söz konusu iki büyük şahsiyetin karşılaşmasından iki veya üç asır önce neler yaşandığına bakmak gerekmektedir. Burada söz konusu olan dönem; XII, XIII, XIV ve XV. yüzyıllar, yani günümüzden yaklaşık 500, 600 ve 700 yıl öncesidir.

Batı Avrupa Bağlamı

Avrupa’da papalık ile imparatorluk arasındaki mücadelenin mirası üzerinde aynı anda birden fazla papanın ortaya çıkışı, Batı Kilisesi bölünmesi, konsilyarizm hareketi yani genel konsilin papa üzerindeki üstünlüğü fikri, İngiltere ile Fransa arasındaki Yüz Yıl Savaşları, Reconquista’nın son safhası çerçevesinde İspanyol-Portekiz kuvvetlerinin Müslüman Endülüs’ü işgali ve Müslümanlar ile Yahudilere yönelik zulümler, Bohemya’daki Hus savaşları ve daha sonra Katolik-Protestan çatışmaları yaşanmıştır. Bu çatışmalar, 1555 Augsburg Barışı ile kısmen sınırlandırılmış ve Avrupa’da “kimin toprağıysa onun dini” prensibi hâkim hale gelmiştir.

Bu dönemde, kendi din anlayışını dayatma atmosferi ve insan ruhları ile zihinleri üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi baskındı. Hristiyanlık ise çoğu zaman siyasî otoritenin elinde, Hristiyanlık dışı uygulamaların meşruiyet aracı hâline gelmişti. Bunun yanında Avrupa’da yeni, bilinmeyen ve yabancı olana karşı korku ve güvensizlik yayılmaktaydı. Avrupa’nın nazarında bu “yabancı”, aynı zamanda pagan ve barbar olarak algılanıyordu. Bu yeni güç ise İslam ve giderek genişleyen Osmanlı Devleti idi.

Bu korku özellikle İstanbul’un 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra daha da artmıştır. Bu fetih, Fatih Sultan Mehmed’in Bosna’ya ve 28 Mayıs 1463 tarihinde Milodraž’a gelişinden on yıl önce gerçekleşmiştir.

Bosna Bağlamı

Bosna Kilisesi’nin ortaya çıkışı ve ona yönelik tutum, XII. yüzyıldan XV. yüzyıla kadar Bosna’daki temel siyasî ve dinî süreçleri belirlemiştir. Kendilerini “krstjani” olarak adlandıran ve halk arasında “Bogomiller” diye bilinen Bosna Kilisesi mensupları, ne Doğu Ortodoks Kilisesi’ne ne de Batı Katolik Kilisesi’ne bağlıydılar.

Bu sebeple Bosna üzerindeki siyasî hâkimiyet mücadelesinde Doğu ile Batı’nın çatışma alanında kalmışlar; aynı zamanda sürekli din değiştirme baskısına maruz bırakılmışlardır. Papalık, bu amaçla Bosna’ya Dominiken ve Fransisken misyoner tarikatlarını göndermiştir. Nihayetinde yalnızca dinî baskılara değil, fizikî takiplere ve zulümlere de uğramışlardır. Bu baskılarda Avrupa güçlerinin yanı sıra son Bosna hükümdarları da yer almıştır. Onlara papalık tarafından altın fermanlar verilmemiş, aksine köleleştirme girişimlerinin hedefi olmuşlardır.

Bununla birlikte Bosna’da dinî çeşitlilik varlığını sürdürmüştür. Slav paganizmi ve Bosna Kilisesi’nin yanında Katoliklik ve Ortodoksluk da yer edinmiş; Osmanlıların gelişiyle birlikte İslam ve Yahudilik de Bosna toplumunun bir parçası hâline gelmiştir. Böylece Bosna’da farklı inançlar birbirine geçmiş bir yapı arz etmiştir. Avrupa’daki “kimin toprağıysa onun dini” anlayışının aksine Bosna’da daha farklı bir toplumsal düzen mevcuttu. Ban Kulin’in Bosna Kilisesi lideri Did Dragič’i kabul etmesi yahut Ban II. Stjepan Kotromanić’in Bosna Vikariyası’nın ilk vikarı ve Bosna piskoposu olan Fransisken Peregrin Saksonyalı’yı Bosna’nın diplomatik görevlerinde kullanması bunun örneklerindendir.

Osmanlı Bağlamı

Bosna, Osmanlıları yoğun siyasî, toplumsal ve dinî baskılar altında karşılamıştır. Bosna Krallığı’nın resmî olarak fethedilmesinden önce Bosna ile Osmanlılar arasındaki ilişkiler 1386 yılından itibaren tam 77 yıl sürmüştür. Nihai askerî sefer ise Mayıs-Haziran 1463’te Fatih Sultan Mehmed’in liderliğinde gerçekleşmiştir.

Peki II. Mehmed kimdi? Sultan II. Murad’ın oğluydu. Henüz 21 yaşındayken Konstantinopolis’i fethederek İstanbul’u Osmanlı başkenti hâline getirdi. Bu fetih, Müslümanların İslam’ın doğuşundan itibaren gerçekleştirdiği on altıncı İstanbul kuşatmasıydı. Kırk dokuz yıllık ömrü boyunca Bizans İmparatorluğu’nu, Trabzon Rum Devleti’ni, Anadolu’yu, Kırım’ı, Transilvanya’yı, Mora’yı, Arnavutluk’u, Sırp Despotluğu’nu ve Bosna Krallığı’nı Osmanlı hâkimiyetine kattı. Gedik Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı birlikleri 1480 yılında Otranto üzerinden İtalya topraklarına ulaştı. Ölümü, Roma’nın fethini engelledi. Yedi dil biliyordu: Türkçe, Yunanca, İbranice, Arapça, Farsça, Latince ve Slavca. Mimarlık ve mühendislikle ilgilenmiş; İstanbul surlarını yıkan Şahi toplarından birinin fizikî ve matematiksel hesaplamalarını bizzat yapmıştır. Edebiyat ve sanata büyük ilgi duymuş, “Avnî” mahlasıyla bir Divan kaleme almıştır. Devlet teşkilatını geliştirmiş, birçok kanunu kodifiye etmiş ve yaklaşık otuz yıllık saltanatı sırasında devlet genelinde beş yüz civarında eser inşa ettirmiştir.

Osmanlı Sultanı II. Mehmed, Bosna’yı fethedip bu topraklara geldiğinde, Fra Anđeo Zvizdović önderliğindeki Bosnalı Fransiskenler gibi gayrimüslim topluluklarla karşılaşmıştır.

Osmanlı Devleti’nin hukuk sistemi esas itibarıyla şer‘î hukuka dayandığından, gayrimüslim topluluklara yaklaşımı da önceki İslam devlet gelenekleriyle aynı paradigma üzerine kuruluydu. Bu yaklaşımın temeli, Hz. Muhammed’in Medine Vesikası ile VII. yüzyılda oluşturduğu siyasî düzene dayanmaktaydı. Bu anayasal düzen sayesinde farklı dinî, etnik ve sosyal toplulukların birbirlerini öldürmeleri ve sürgün etmeleri engellenmiş; Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve hatta müşrikler tek siyasî topluluk içerisinde değerlendirilmiştir.

Bu anlayış daha sonra devlet ile gayrimüslimler arasındaki ilişkileri düzenleyen çeşitli hukukî belgelerde tezahür etmiş, bunların arasında “ahidnâme”ler önemli bir yer tutmuştur. Ahidnâme, mahiyeti değişebilen devlet-hukuk belgelerinden biri olup bazen uluslararası karakter de taşıyabilmekteydi. Dinî, siyasî, hukukî ve ekonomik imtiyazlar içeriyor; özellikle gayrimüslim topluluklara yönelik dinî hakları güvence altına alıyordu.

Bosna’da en az iki ahidnâme verilmiştir. Bunlardan biri Srebrenica Fransiskenlerine, diğeri ise daha meşhur olan Fojnica manastırı Fransiskenlerine verilmiştir. Bu belge; şahsî özgürlük, dinî teşkilatlanma hakkı, ibadet özgürlüğü, can ve mal güvenliği, serbest dolaşım hakkı, dışarıdan rahip getirme hakkı ve dinlerini serbestçe yayabilme imkânı tanımaktaydı. Buna karşılık devlete sadakat ve isyan etmemek şart koşulmuştur.

Bosnalı Fransiskenler, Osmanlı Bosnası’nda hukukî statüsü resmen tanınmış tek Katolik kurumuydu. Onlar siyasî gerçekliği kavramış ve Osmanlıların Bosna’da uzun süre kalacağını anlamışlardı. Ahidnâme sayesinde Fransiskenler ve onların şahsında Bosna Katolikleri dinlerini serbestçe yaşayabilmişlerdir.

İslam devletlerinin geniş tarihî perspektifi içerisinde değerlendirildiğinde ahidnâme, yalnızca bir hukuk belgesi değil; aynı zamanda bir hayat felsefesinin, dinî dünya görüşünün, doktriner yaklaşımın ve siyasî stratejinin bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlayış, gayrimüslim unsurların devlet bünyesinde muhafaza edilmesini esas alan; “öteki”nin sürgün edilmesi veya ortadan kaldırılmasına dayanmayan bir siyaseti ifade etmekteydi. Esasen burada söz konusu olan, farklı dünya görüşlerine de yaşam alanı tanıyan bir devlet inşa etme ve yönetme sanatıdır. Müslüman hükümdarlar kendilerini diğer insan topluluklarına nispetle “seçilmiş” veya başkalarının hizmet etmek zorunda olduğu üstün bir sınıf olarak görmemişlerdir.

Sultanın bu belgesi, İslam hukuk düşüncesinin ve İslam devlet geleneğinde gayrimüslimlerin konumuna ilişkin yüzyıllar boyunca oluşmuş uygulamanın bir sonucudur. Osmanlı yönetim anlayışı, özellikle gayrimüslim tebaanın idaresinde, Kur’ân’daki “Dinde zorlama yoktur” ilkesini esas almıştır. Din değiştirmeye zorlama yasak kabul edilmiş; diğer din mensuplarıyla yürütülen tartışmaların ise “hikmet ve güzel yöntem” çerçevesinde yapılması gerektiği benimsenmiştir. Bu tartışmaların nihai sonucunun ise ilahî iradeye bırakıldığı anlayışı hâkim olmuştur.

Dolayısıyla tarih boyunca İslam devletleri, farklı kimliklerin birlikte yaşayabilmesi konusunda genellikle olumlu çözümler üretmiş; “öteki”nin kimliğine müdahaleyi esas almamıştır. Bununla birlikte, çeşitli sebeplerle zaman zaman genel uygulamadan sapma teşkil eden münferit hadiseler de yaşanmıştır. Ancak bunlar sistematik ve genel bir karakter taşımamıştır. Bosnalı Fransisken düşünür Fra Marko Oršolić, Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere yönelik bazı “özgürlük sınırlamalarından” söz etmekle birlikte, ardından şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Buna rağmen, özellikle Balkanlar’da Osmanlı Devleti’nin dönemin diğer Hristiyan devletlerine kıyasla daha müsamahakâr olduğu söylenebilir. Bu hoşgörü ortamına şüphesiz söz konusu ahidnâmeler katkı sağlamıştır.”

Osmanlı sisteminin Bosna’ya gelişiyle birlikte, İslam’ın yayılış süreci devam ederken Hristiyan ve diğer dinî topluluklar tehdit altına girmemiş; daha önce Bosna Kilisesi’nin başına geldiği gibi tamamen ortadan kalkmamışlardır. Aksine, yeni idarî ve hukukî düzen içerisinde varlıklarını sürdürmüş ve sonraki yüzyıllarda gelişim göstermeye devam etmişlerdir.

Sonuç itibarıyla Fatih Sultan Mehmed, “öteki”ne ve “farklı olana” yönelik yaklaşımında, aslında yalnızca Ban Kulin’i ve diğer birçok ortaçağ Bosna hükümdarı ile asilzadesini süsleyen “Dobri Bošnjani” (İyi Boşnaklar) geleneğini yeniden canlandırmış ve ihya etmiştir. Ancak bu gelenek, özellikle XV. yüzyılın başlarından itibaren dış etkenlerin tesiriyle zamanla zayıflamış ve büyük ölçüde kaybolmuştur.

Ahidnâmede Ne Yazmaktadır?

„Ben ki Sultan Mehmet Han’ım; sıradan ve seçkin bütün insanlar tarafından bilinsin ki, bu padişah buyruğunu ellerinde bulunduran Bosnalı [Fransisken] ruhbanlara büyük bir lütufta bulunarak şunları buyurdum:

Adı geçenlere ve kiliselerine hiç kimse engel olmayacak ve sıkıntı vermeyecektir ve onlar sakınmaksızın ülkemde yaşayacaklardır. Ve kaçıp gidenler bile güven içinde olacaklardır.

Gelip ülkemizde korkusuzca oturacaklar ve kiliselerine yerleşeceklerdir. Ne ben, ne vezirlerim, ne kullarım, ne uyruklarım, ne de ülkemin bütün halkından hiç kimse adı geçenlere —kendilerine ve canlarına ve mallarına ve kiliselerine ve dışarıdan ülkemize gelenlerine— dokunmayacak, saldırıp incitmeyecektir. Yeri, göğü yaratan Rızıklandırıcı adına ve Kur’an adına ve ulu Peygamberimiz adına ve yüz yirmi dört bin peygamber adına ve kuşandığım kılıç adına yemin ederim ki, bu kişiler emrime itaat ettikleri sürece, bu yazılanlara hiç kimse uymazlık etmeyecektir.

Böyle biline.“

Sonuç olarak, bugünün nesilleri bundan 563 yıl önce Bosna’nın kalbinde gerçekleşen Osmanlı sultanı ile Fransisken lider arasındaki buluşmadan nasıl bir mesaj çıkarabilir?

Bugün bizler post-normal ve aynı zamanda soykırımlarla şekillenen bir dünyada yaşamaktayız. Bu yıl 31. yıldönümünü andığımız Srebrenica soykırmı ile bugün tanıklık ettiğimiz Filistin soykırımı arasındaki temel fark şudur: Kendilerini “semavî varlıklar” olarak gören insanlık dışı zihniyet, Srebrenicalı bir annenin aynı gün altı evladını, Filistinli bir annenin ise dokuz evladını katletmiştir. Uluslararası toplumun yıllardır tekrar ettiği “Bir daha asla!” söylemi ise ne yazık ki içi boş bir slogandan öteye geçememiştir.

XXI. yüzyıl insanı, sözde medeniyet üstünlüğü perspektifinden hareketle çoğu zaman “karanlık Orta Çağ” söylemini küçümseyici bir dille anmaktadır. Oysa ne büyük bir temenni olurdu ki bugün Fatih Sultan Mehmed ve Fra Anđeo Zvizdović gibi yaşadığı çağı doğru okuyabilen, “öteki”ni ve “farklı” olanı anlayıp saygı gösterebilen ve gelecek nesiller için birlikte bir gelecek inşa etmeyi başarabilen şahsiyetler mevcut olsaydı.

Keşke bugün uluslararası hukuk düzeninde, Filistin, Srebrenica yahut Fojnica ahidnâmelerinin ruhunu yansıtan ilkeler hâkim olabilseydi. Fakat gündüz vakti elde kandil yahut fenerle aransa dahi bu ilkeleri bulmak mümkün görünmemektedir. İşte geçmişte onlar ile bugün bizler arasındaki temel fark da burada yatmaktadır.

You might also like
X